Jan Sikora tarafından yapılan mimari tasarım, modernizm ve konforun, sadelik ve sıcak renklerle ahşap buluşmasında kendini gösteren fonksiyonel tasarımla birlikte uyumlu bir sentez ortaya çıkarıyor. İç mekanın benzersiz karakteri, tren istasyonuna gönderme yapan dekorasyon öğeleriyle tamamlanıyor: bir istasyon saati, megafon gibi objelerin yanı sıra kitap raflarının şekil ve boyutları açık ancak aşırı benzemeyecek şekilde tren vagonlarını andırıyor. Duvarlar, peşi sıra, Rumia ve eski tren istasyonun tarihini betimleyen duvar kağıtları ile bezenmiş durumda. Dekorun tamamı 1958 yılında yapılan binanın modernist karakteriyle eşleşiyor.
Garın yeni yüzü, tüm dünyada yaygın bir eğilim olan, kamu alanlarını, tek bir alanda farklı amaçlarla kullanılan bir mekana dönüştürme yaklaşımını yansıtıyor. Bir tren istasyonunun sunduğu avantajların yani uygun konum, insanların sürekli bulunduğu bir yer olma ve iç mekanın adapte olabilme yeteneği, kültür merkezinin gelişmesine etkili olacağına şüphe yok. bunu karşılığında istasyon, önemli derecede bir cazibe mekanı haline gelecek. Bu pratik olarak da kendini ispatlayan gerçek bir sembiyotik ilişki.
Göreni, kendi şehrindeki toplu yaşam alanları hakkında hayallere sevk eden bu örnek, bizim aklımıza da tabii ki, hüzünlü bir şekilde, İstanbul’un nadide değerlerinden biri olan Haydapaşa Garı’nı getiriyor. 1908'de İstanbul - Bağdat Demiryolu hattının başlangıç istasyonu olarak inşa edilen ve yüzyılı aşkın süredir, geleni ve gideniyle İstanbul’a yarenlik yapan bu değerin, makus kaderinin yükselişe geçerek, herkes için daha yüksek bir amaca hizmet edecek şekilde yeniden doğmasını umut etmemek işten değil.
Kaynaklar: Gazeta Wyborcza, kişisel materyaller, ed. szm, 16.09.2014
Çeviren ve düzenleyen: Didem Bilgin