Marcel ve Paweł Łozińscy, fotoğraf: Danuta Węgiel / FOTONOVA / Forum
Polonya film endüstrisi 2013 yılında ünlü sinemacıların imzasını taşıyan çok sayıda filmin çıkışıyla oldukça verimli bir dönem yaşadı; ancak 2013, tanıdık simaların yanı sıra ilgi çekici yeni isimlerin de sinema perdesindeki yerini aldığı bir sene oldu.
Eski kalıpları terk eden Polonyalı film üreticileri, hayatı anlatmak için yeni bir sinema dili arayışına girdi. Geleneksel alışkanlıkları kırmak ve kimsenin karışmak istemediği tartışma konularının üzerine gitmek üzere cesur atılımlarda bulunan genç yönetmenler, sinema diliyle oynayarak çağdaş film izleyicisiyle iletişim kurmanın kışkırtıcı yöntemlerini keşfediyor.
Yine de, Polonya sinemasına yeni bir form kazandırma çabası içerisindeyken, aslında geleneksel yaklaşımdan düşündükleri kadar da uzak değiller. 50li ve 60lı yıllarda savaş sonrası hayatlarına, savaş baltalarını gömmeden devam eden ve geleneklere karşı gelerek milli vicdanın aynası olmayı başarmış Andrzej Wajda ve Jerzy Skolimowski gibi yönetmenlerin yaptığından farklı bir yöntem kullanmıyorlar. Krzysztof Zanussi ve Krzysztof Kieślowski gibi savaş sonrası yönetmenler, komünist propaganda örgütü tarafından yayılan yalan ve sahtekarlığı aleni bir şekilde yeren “ahlaki kaygı sinemasını” yaparak başarılı olmuşlardı.
Çağdaş sanatçılar, ülkenin geçmişi, kimliği ve yüzleştiği zorluklar üzerine çok önemli konuları tartışmaya açmaya devam ediyor. Çağdaş Polonya’ya, sansasyon yaratmadan ve basının müdahalesinden uzak kalmayı başaracak şekilde zekice, bu konulara dair eski defterleri açıyor ve rahatsız edici sorular soruyorlar.
1. Father and Son - Paweł Łoziński, Father and Son on a Journey - Marcel Łoziński
Çok ünlü iki belgesel yapımcısı olan Pawel ve Marcel Łoziński bu kez yer değiştirerek kamera önüne geçiyor ve Paris’e birlikte yaptıkları yolculuğu, baba-oğul gözünden psikolojik bir yaklaşımla ayrı ayrı anlatıyorlar.
Paweł Łoziński’nin Father and Son’ı babası Marcel Łoziński’nin Father and Son on a Journey’sinin temelini oluşturuyor. İkilinin geçmişle ilgili derin ve zaman zaman acı verici sohbetleri, aile üzerine yapılmış etkileyici iki evrensel belgesel ortaya çıkarıyor.
2. Papusza - Krzysztof Krauze, Joanna Kos-Krauze
İzleyiciyi 20. yüzyılın ikinci 10 yılına doğru bir zaman yolculuğuna çıkaran film Polonyalı-çingene şair ve şarkıcı Papusza’nın hayat hikayesini anlatıyor. Klasik biyografi yaklaşımından uzak bir anlatıma sahip film, siyah beyaz bir şiir filmi olarak hayat buluyor. Joanna Kos Krauza and Krzysztof Krauze kısa, öz, net ve titiz yaklaşımlarıyla filmde gerçek bir şiirsellik yakalıyor. Filmdeki hiç bir sahne rasgele, hiç bir efekt gereksiz değil.
İki yönetmen, savaş öncesi Çingene halkının karavanlar içerisinde geçen hayatını ve küçük Musevi şehirlerini, oldukça hassas ve özenli bir yorumla gözler önüne seriyor.
3. Love - Filip Dzierżawski
Polonya cazında köklü değişikliklere neden olan efsanevi müzik grubu Love’ı anlatan belgesel, müziğe ve 1990ların güçlü karakterlerinin birleşimiyle yaratılmış “intihar enerjisi”ne övgü niteliği taşıyor. Filip Dzierżawski, çelişkilerle dolu, kendi değerinin farkında olan ve aynadaki yansımalarına bakmaktan korkmayan cesur insanları anlatan bir film sunuyor.
Dzierżawski bu belgeselde sadece bir müzik efsanesini anlatmakla kalmıyor aynı zamanda da özgür Polonya’da doğup büyümekte olan bir nesli tasvir ediyor.
4. Imagine - Andrzej Jakimowski
Andrzej Jakimowski yıllar boyunca ana akımı görmezden gelen, onun yerine seyirciyle bağımsız filmler üzerinden iletişim kuran bir yönetmen oldu. Filmleri, samimi sohbetlerin zarif bir çerçevede sunulduğu, kapalı ve özel bir dünyaya davetiye niteliğindeydi. İlk filmi, kızına zaman kavramını anlatabilmek için yaptığı Squint Your Eyes idi. Karısına ithaf ettiği Imagine ise yönetmenin kendi deyişiyle eşine ve kendisine, birine yakınlaşmanın, keşfetmeye ve ortak bir dünya görüşü oluşturmaya dayandığını hatırlatmak üzere yaptığı bir film.
5. Ida - Paweł Pawlikowski
Film, Musevi köklerden gelen genç bir rahibenin, onun “gaddar Wanda” lakaplı Stalinci savcı teyzesiyle birlikte yaptıkları yolculuğun hikayesini anlatıyor. Pawlikowski filmde, Polonyalı Musevi aleyhtarlığı, komünizme ilişkin kalıplar ve pop kültürünün tarih hakkındaki düşünceleri nasıl şekillendirdiğine dair tartışmaları tahrik ediyor.
Ida, kimlik üzerine önemli bir mesaj vermeye çalışırken bir yandan da yaşama dair ciddi kararların ne kadar zorlayıcı olabileceğini tasvir ediyor.
6. Life Feels Good - Maciej Pieprzyca
Polonya sinemasında önemli bir çıkış yapan Pieprzyca filmi, engelli olmak üzerine yapılan ilk Polonya filmi. Film, küçük yaşta beyin felci geçiren ve ardından zeka geriliği olduğu düşünülerek izole yaşatılan Mateusz’un gerçek hayat hikayesinden esinlenilerek çekilmiş. 25 yıl sonra Mateusz’un tamamen normal ve zeki biri olduğu ortaya çıkıyor. Montreal Film Festivali’nde jüriyi hayran bırakan film, festivalden 3 ödülle birlikte ayrıldı.
7. Diary of a Journey - Piotr Stasik
Belgesel film, Polonya’nın en iyi fotoğrafçılarından biri olan ve savaş süresince Varşova’nın fotoğraflarını çeken Tadeusz Rolke hakkında. Sanatçının fotoğraf arşivi Polonya ve Avrupa’nın 60 yıllık tarihine ve bir çok ünlü sanatçının çalışmalarına tanıklık yapıyor.
Diary of a Journey klasik bir biyografi filmi değil. 82 yaşında emektar bir ustanın, 15 yaşındaki çırağına fotoğraf çekmeyi öğretme hikayesi. Rolke’un, kendi çocukluğu üzerine düşünceye daldığı felsefi bir boyutu da bulunan film ayrıca, bir fotoğrafa büyüleyici çekiciliği veren nedir sorusuna da yanıt arıyor.
8. The Whistle - Grzegorz Zariczny
“Normal biri” hakkında bir belgesel. Genç neslin, sosyolojik teşhislerle birlikte iddiasız bir psikolojik portresi niteliğindeki filmin kahramanı, annesinin isteği üzerine istikrarlı bir iş ve bir eş bulmak yerine futbol hakemliği yapmayı tercih eden 30lu yaşlarındaki Marcin. Film, Sundance Film Festivali 2013’de Kısa film Jüri Büyük Ödülü’nün sahibi oldu.
9. Venus in Fur - Roman Polański
Kapalı bir alan, iki oyuncu ve bir buçuk saat. İyi bir Polanski filminin tipik ön koşulları. David Ives'in oyunundan adapte edilen film, bir erotik komedi olarak tanıtıldı. Variety dergisi film için “tutku ile sapıklık, zevk ile acı, hayat ile sanat arasındaki ince çizgi üzerinde neşeli ve edebi bir derin düşünce” tanımlamasını yapıyor. Hikaye, Leopold von Sacher-Masoch’un 1870 yılında yazdığı kitabı Venus in Furs’ten uyarlanan oyunu için doğru aktristi bulma arayışında hüsrana uğramış bir oyun yönetmeninin etrafında dönüyor.
10. Girl From the Closet - Bodo Kox
Film, Polonya’nın en ilginç ve özgün bağımsız film yapımcılarından Bodo Kox’un ana akıma dönük filmlere iddialı geçişinin profesyonel başlangıcı olarak kabul ediliyor. Yönetmenin derin hassasiyet ve empatiyle harmanlanmış çılgınlık imzasını taşıyan film, derin güvensizlik yaşayan üç vakayı açıkça gözler önüne seriyor: Jacek, Tomek ve Magda. Kox, izleyiciyi her birimizin, içimizde insani yakınlıktan korkan tuhaf bir taraf taşıdığımıza ikna eden, sağlam bir durum ortaya koyuyor.
Yazan: Batrosz Staszczyszyn,
Çeviren ve düzenleyen: Didem Bilgin